Mutad iğrençlikteki haftayı müteakiben Cuma gecesi bünyeye alınan bir nebze rakı ve yardakçısı yemek bir nebze de olsa bünyenin hayata olan bağlılığına katkıda bulunuyor. Ancak bu düzenlilik bozulunca elde de bir şey kalmıyor. Her daim bir isteksizlik, bezginlik ve uyku hali vücuda nüfuz ediyor. Hayır neticede hobisi olmayan bir adam değilim, yapacak bir şeyler bulabilirim, oyalanabilirim, suyunu çıkartıp hobimin üzerinde uzmanlaşa -da- bilirim ancak isteksizlik hali söz konusu olunca parmak kaldıracak mecal bile ecelle cebelleşmede.
Evde oturmak garip bir şekilde başağrısına yol açıyor, havasızlıktan mı sıkıntıdan mı bilinmez bir migren hali vuku buluyor. Sokağa atıyor kendini garip bir şekilde genç sanan adam. Dışarıdan ise öyle değil tabii ki duruşundaki ebleklik ağır olarak görülüp beyefendiliğe terfi ettiriliyor neticede birinci tekil şahıstan. Birinci tekil kişilik ise soğuktan titrerken daha soğuk bir coğrafyayı düşünüyor, düşlemekten ziyadesiyle uzak. Neden hep uzakları düşünür ki eldekiyle yetinmek varken? Kurt var duramıyor yerinde desen değil, hep bir kaçış arzusu, kaçış hali; olunmayan yer en güzel yer. Olmayan ülke yerine olunmayan ülke. Bundan enteresan bir fantazi roman çıkar diye düşündü ezan okunurken ikindi vakti. Siyaha özenen gri havada grili siyahlı yolda yürürken, vakit de aynen geceye doğru yol alırken insana verilebilecek en büyük cezayı düşündü. Aklında hep Camus'nun yabancısı vardı. Ama daha da aklında olanı bir türlü hatırlayamadığı Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan bir gezi hatıratıydı. En büyük ceza insana verilebilecek bir anlamsızlık algısı derdi o kitap; Galapagoslara seyahat eden birisi yazmıştı ama ne kitabı ne de yazarını hatırladı; daha net hatırladığı okulun camekanlı orta bahçesine bakan kütüphaneye giden geçit ve o geçitteki yeni kitap rafı... Yaşamak, ama anlamı olmadan, kayıp zamanı dolduran futbolcuların paslaşması, rakip oyuncuların oyunu takmayıp rakibe yalandan atak yapması gibi... Benzettiğinden tek farkı ise bu kayıp zamanın bir türlü dolmaması, hakemin düdüğü bir türlü çalmamasıydı. Seyirciler de umursamazdı ya bu türden zamanları; aynen öyle. Hiçkimse umursamıyordu hadi bitsin ve gidelim. Bitmiyordu ama. ve son derece yeknesak şekilde her şeyin üzerine gelmemesi, hiç bir şeyin olmaması. Cehennem belki de böyleydi. Anlamsızlık deryası, her daim bir buhran hali. Depresif saniyeler, her biri saatlere bedel.
Bunlar aklından geçerken çocukluk arkadaşını gördü bir dönem en iyi arkadaşıydı ama yolları liselerin ayrı düşmesiyle daha az kesişmeye başlamış, o soğuk coğrafya üniversitenin ikametgahı olduğundaysa hepten kopmuştu. Ama bütün olana rağmen nikahına çağrılmamasına feci bozulmuştu. "Delikanlı" el uzatmaya kısa ve hızlıca geçip giderken : "n'aber abi?". Yanıtı beklemeden, sanki acele işi varmış gibi geçip gitti, arkadan bir ses : "iyidir senden?" duydu. Eli havada bırakmıştı umrunda da değildi üç adım geçmeden unuttu gitti patikadan yürümeye devam etti. Günün en önemli olayı buydu muhtemelen. Belli belirsiz bir intikam hissi geçti içinden, intikam soğuk yenen bir yemek lafı çınladı kulağında. Yürümeye devam ederken içinden sunturlu bir küfür salladı, intikam almak istiyordu soğuk coğrafyadan her sefer yenilen acemi güreşçi gibi yeni maç istiyordu rövanş istiyordu ama olmayacaktı bir daha. Bir daha karşılaşsa ne yapacağını düşündü hayallere daldı ama elindeki seçeneklerin hiç birini beğenmedi. Caydı... Önünde yürüdüğü kız belli belirsiz soluna bakar gibi yapıp arkadaki sapık namzetini inceledi eldeki imkanlar dahilinde neme lazım arkadaki pas verdi bana ehe diyerek girişimlerine sözlü olarak devam edebilirdi. Sapığın umru değildi kurbanının tersi istikametine yürüyerek karşıya geçti. Yürürken arabalara baktı, araba kullananları izlemek ilginç olabiliyordu, sabırsızlar, umursamazlar, korna severler, yolda tek başına olduğunu sananlar...
Işıklardan devam edip heykelin yanından sola, oradan berbere... Berber had safhada otomatik ve lâl bir halde talimatları dinledi artık kısa cümleler kurmaya karar vermiş olmalı. Düz hareketlerle ne yaptığını bilir halde işini bitirdi, lüzumsuz hiçbir diyalog ve harekete girmeden programlanmış gibi müşterisini postalayıp önündeki maçlara baktı. Müşteriyse hafif şaşkın ama memnun şekilde parasını ödedi ve soğuk havaya geri döndü. Sahilde oturdu sıkıntıdan patlayarak ne yapacağını bilmez bir halde kahve aldı, tavandan gelen ısıya oturdu. Yanına oturan bayan grubunu dinledi, dinlerken tabi kayıtsız olmalıydı, gazete aldı sepetten evirip çevirdi 3 kez gazeteyi okudu taziye ilanları, devlet ihaleleri, iddaa sonuçları, isviçre 2. ligi... Yanındakilerin muhabbeti sarmadı, mikro magazinel haller. Yakın çevreden kim kimi kiminle durumlarını dinlemek iyiydi ama elbette belli gizli kodlar ve ortak bilinen eskiler var, onları bilmeden anlaşılmaz anlaşılmayınca da sıkardı hemencecik. Bir iki telefon konuşması yapıp kalktı 30küsurlu hanımlar. Kahveyi bitirdi, önünü ilikleyip sahile doğru yöneldi.
Evet, en büyük ceza bir amaç, bir anlam yüklememekti, aynen bu pazar akşamı gibi, rölantisi hayatın en fenası aslında. Koşturmacadan en çok şikayet eden insan bile bundan zevk alıyordu geçici de olsa yapacak birşey, yetişecek bir yer, bekleyen birileri vardı, beklentiydi hayatın lokomotifi belki de. Beklenti-amaç doğru ya da ters birbiriyle bağlantılı, orantılı... Bunlar insanı bir şey yapmaya yöneltiyor aylaklık bile anlamını yitirebiliyordu. Ama amacınız aylaklık bile değilse ne olacaktı? Amaçsızlık, daha geniş anlamıyla anlamsızlık en büyük cezaydı bir insana verilecebilecek. Sandman aklına geldi cennetin hayali olmasaydı cehennemin ne anlamı olurdu cümlesini hatırladı, soğuk esen rüzgardan gözleri yaşarmıştı inadında ısrar etti eve doğru yürümeye devam ederken kendi kendine mutabık kaldı. Evet...
sağ dizden gelen menüsküs tıkırtıları
-
Biraz parke sebepli ayak üşümesi biraz da başını öne eğdiğinde ağrıyan
boynu... Böyleydi hayatı, hastalık hastası değildi ama neresi hakkında 1
dakikad...
6 yıl önce
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder