Elinde herhangi bir şey olmaması değil bu tamamen yapmaya değer bir şey görememe durumu zannımca. "değer görme" de doğru olmadı ama silmek de istemedim ne yalan söyleyeyim. Garabet bir isteksizlik bu sonuçta. "To do" listen "overdue" "item"larda dolarken sen burada oturur bu "mood"un geçmesini beklerken mesain biter. Blog alemlerinde gezinir lan bu şirkete de raporlanıyo wireless da yok etrafta ne halt yiyeceğiz kabilinden kaygı da nihayetinde eşlik eder bu sıkıntıya ama oyun oynanmaz şimdi açık ofiste yemez o. Ne yapmak lazım ki? Word açılır böyle saçmalanır işte. Çalışıyor zannetsinler işte. Yazarsın da yazarsın saçmalamanın doruklarında, bir saat sonra kendin okuduğunda bile ne demişim ben yahu dedirten cümleler...
Teşhis
Bu durumu salt depresif eğilimlere bağlamak da mümkün, ne desen boş kalıyor neticede. Ama bunun ötesinde bir şeyler var. Salt buna bağlayamam kendi adıma. Aman efendim çalışmak lazım, iş ahlakı ıvır zıvırı kimse söylemesin kurumsal ortam dediğin nihayetinde 300'de dendiği gibi "this is Sparta!" kontrolün olmadığı yerde ot bitiyor, iş ahlakı kurumsallık zırvaları ise üsttekilerle alttakileri ayırıp alttakileri daha az maaşla daha çok maaş için uydurulan zırvalar. Neden bu zırvalara geldim diye sorulacak olursa sebep şu meramımı anlatmaktır :kontrol eden hesap verme mecburiyetinde olduğunuz birileri yoksa işler tavsar, esas fenası ise yaptığınız işi iplemeyen, ipler görünüp de iplemeyen yönetici sınıf. Diğer yandan çalışmamayı erdem addedip işe gelince oje süren, gazetesini okuyan ve üstüne terfi alan fantastik şahıslar. Ben bunların olmadığını düşünürdüm. Ama varlar ve çoklar daha da fenası sinir bozuyolar. Bunları üst üste koyunca size kalan da böyle blog blog dolaşmak olabiliyor. Bakalım ne zaman blog sitelerine blok koyacaklar. O zaman da oturur yazarım. Sonra akşamları peyst ederim bloga. Hülasa teşhis sevmediğin işi yapma sevdiğin şeyde ısrar et ya da salla birşey yapma birden çok insanın bir araya geldiği organizasyon denilen şey nihayetinde garabet... Sen nasıl hissediyorsan ortam o oluyor ama bu ortam su gibi bir şey de değil daha çok gökteki bir piramit, ya da karanlık bir odaya doluşan insanların fil algısı gibi. Nereden nasıl bakarsan öyle görünüyor. Bunları düşünmek bile yoruyor. Halbuki saat sabah 11 ve zihnin en dinç olduğu zaman en verimli zamanmış.
Tedavi
Tabi tedavi diyebilmek için düzeltilmesi gereken bir şey olması lazım. ki ben bu durumun sağlıklı bir insan davranışı olduğunu ve doğal olduğunu düşünmeye bile başladım. İşten atacaklar bu gidişle. Aylaklık dediğin de böyle kaytarmaya kaymamalı değil mi? İş ahlakı filan sahtekarlık bu neticede. Ama çalışıp da sahtekar olmayan insanın belli bir kademenin altında çalışanlar. Buna emin gibi bir şeyim artık. Misal departmanınızda memursanız yapacağınız şey 3 aşağı 5 yukarı standarttır ve istisnalar kaideyi bozmayacak kadar azdır. Gelir yaparsın, bitmez yetişmesi gerekiyordur mesaiye kalırsın biter eve gidersin... Yukarı çıktıkça bu türden bir düzlük ve sabitlik olmuyor, iletişim ihtiyacı da kademeyle yukarı çıkıyor ve al sana sorunlar, kaprisler, gecenin 11'inde mesaj atan yöneticiler, dert anlattığın adamlar vesaire vesaire... Burada zurnanın zırt dediği yerse bu performans ölçümü denilen hedede kilitleniyor. Alta indikçe neden sonuç ilişkisi daha belirginken üste çıktıkça bu neden sonuç ilişkisi manipüle edilebiliyor -nereye çekersen oraya gider ama bu da bir maharet inanın bana- ve bu matrixte yaptığın kayma seni daha iyi bir yere götürebiliyor ya da kötü ambalajlı iyi bir iş heder olabiliyor. Sonra hadi motive ol bakalım... Amacım yönetici olmak da zor kardeş kabilinden bir tirada girişmek değil bu ülkede herkes ister yönetici olmak çünkü iyidir. Neden derseniz üste çıktıkça gelirinizin üssel olarak artması ve kontrol mekanizmalarındaki genel siktiriboktanlık (bu evrensel bir olgu yemişim Harvard Business Review'ı. Kötü niyetle başa çıkabilen bir sistem olmadıkça siz her ay yazın o dergiye, dövün suları havanda). Bu durum bir de sistemi lehine kullanan insanlarla kevgire döndükçe istisna olmak kurala dönüyor ve her şey yalan oluyor. Aramızdan da adam çıkmıyor. Hülasa there is no spoon kardiş yorulmaya gerek yok durumu idare et. this is a universal rule, you know.
Sonuç
Sonuç şu, mümkünse çalışmayın, çalışıyorsanız minimum sorgulanabileceğiniz bir işinizin olmasına çalışın bu da olmuyorsa pasif çalışma mottonuz olsun. İşe gel, senden isteneni yap ve eve dön. Bu döngüyü kırmayın işyeri dedikoduları ve ilişkileri bazan elinizdeki tek sosyal aktivite olabilir ama yapmayın uzun vadede zararları olacaktır. Herkese eşit uzaklıkta olun seçim yapmayın net duruştan kaçının. İşinizi yapın istenilen gibi yapın ve gidin. Ama yine ben ilk önerime dönüyorum tekrar. Mümkünse çalışmayın...
Çaylak (yeni arkadaş)
sağ dizden gelen menüsküs tıkırtıları
-
Biraz parke sebepli ayak üşümesi biraz da başını öne eğdiğinde ağrıyan
boynu... Böyleydi hayatı, hastalık hastası değildi ama neresi hakkında 1
dakikad...
6 yıl önce
3 yorum:
Sevgili Kelaylak,
Sana Selim Işık'ın gençliğinde yazmış olduğu Ne Yapmalı başlıklı makalesini öneriyorum. Ancak şunu da ekleyeyim, Selim Işık tüm iyi niyetine rağmen, biraz da toylukla yazdığı bu yazıda toplum mühendsiliği yapmaktan kendini alamıyor. Ahh Selim ahhh sen nelerle uğraşmışsın diyen Turgut'un tepkisi daha manidardır. Sonuçta Alev Alatlı'ya hak vermek durumundayım ne yazık ki: "Kurtuluş draje bir hap değildir."
NE YAPMALI ( Oğuz Atay, Tutunamayanlar, 93-98)
...Ne yapmalı? Bugüne kadar sürdürdüğüm gibi, çevremdeki kişilerin
davranış ve tutumlarını bilinçsiz bir aldırmazlıkla benimseyerek bu
renksiz, kokusuz varlıkla yetinmeli mi; yoksa, başkalarından farklı
olan, başkalarının istediğinden çok farklı, köklü bir eylem isteyen
gerçek bir insan gibi bu miskin varlığı kökten değiştirmeli mi? En
basit sorunların çözümünde bile bocalayan bu sözde devrimci gölgeyi,
hiç düzeltmeden, biraz olsun çeki düzen vermeden, amaç edindiğimiz
ülküleri gerçekleştirmek için hemen kavganın ortasına atıverelim mi?
Kendini yönetmeyi beceremeyen kişileri, toplumları yönetmek, onlara
yeni yollar göstermek için hemen başa geçirelim mi? Yoksa, toplu
eylemlerde kütlelerin başına bela olan zayıf kişilikleri önce sert ve
sıkı bir sınavdan mı geçirmeli?
Ben kendimi yeterli görmüyorum. Ne için yeterli? Herşey için.
Topluluğun eylemine engel olabilecek sorunlarımı çözmeden, onu
güdebilecek sorunlarımı çözmeden, onu güdebilecek güçte olmadığımı
seziyorum. Başkalarına söyleyebilecek bir sözüm olabilmesi için önce
kendime söz geçirmem gerektiğine inanıyorum. Bana bugün, ne yapmalı?
diye soracak olurlarsa, ancak, önce kendini düzeltmelisin,
diyebilirim. Bir temel ilkeden yola çıkmak gerekirse, bu temel ilke
ancak şu olabilir: kendini çözemeyen kişi kendi dışında hiçbir sorunu
çözemez.
Ne yapmalı? Bu soruya hemen bir karşılık bulmak istenirse, elbette
salt aklın verisiyle, ya da oradan buradan derlenmiş bir iki
düşüncenin bileşimiyle bazı geçici çareler ortaya atılabilir. İnsan,
ilk bakışta bu geçici çarelerin kendi buluşu olduğunu sanabilir.
Oysa, örneğin, salt aklın verisi diye nitelendirilen kavramın biraz
incelenmesi, bunun çoğunluka toplumun etkisiyle elde edilen kalıplar
olduğunu gösterecektir. Salt aklın verileri, insanı, gevşetmeye
fırsat vermeyen amansız bir çalışmanın zorunluluğuna itebilir.
Oblomovluk ve eğlence
düşkünlüğü, dünyada eşi görülmemiş bir baskıyla yok edilmek
istenebilir. Bütün kişisel bunalımlar, ucuz yaşantılara dönüşle
ilgili bütün buhranlar, birer birer sindirilmek istenebilir. Herkes
zaaflarını gizleyerek yalnız güçlerini ortaya koyar. İşte, görünüşte,
toplumsal eylemi geliştirmek, ileriye götürmek için salt akılla
bulunduğu sanılan ve her çeşit eylem için kaçınılmaz ilkeler olarak
ortaya atılan bu temel davranışlarda bile, kişinin ve çürümüş
toplumun değiştirmek istemedikleri öz varlıklarını bilinçsizce koruma
isteminin gizli baskılarını arayacaksın! Bilimsel bir kuşkuyla önce
bütün zaaflarını çekinmeden ortaya atacaksın! Olmadık bir yerde
ortaya çıkmalarını önleyecek ve toplumsal eylemdeki ortaklarını
umutsuzluğa düşürmekten böylece kurtulacaksın.
Karşılıklı güven ve dayanışma ancak böyle bir sorunun varlığını
duyduktan sonra söz konusu olabilir. Fakat, bütün bu sorunlarını
yalnız başına çözeceksin. Bunalımlarını, komplekslerini ve
buhranlarını birlikte çalışacağın insanlara iletmeyeceksin. Kurulacak
örgütü bir düşkünler evine çevirmeye kimsenin hakkı yoktur.
Birleşecek kişiler önce birleşecek güçte olmalıdırlar; önce bu duruma
gelmelidirler. Onlar, yeni düzenler kurmak ve ilerlemek için
birleşeceklerdir; körle kötürümün yoldaşlığı gibi bir iş için değil!
Kendi sorunlarını çözemeyen bir kişinin, kusurlarının acısını
başkalarına çektirmeye hakkı yoktur.
Yalnız, kişisel sorunları tek başına çözme eylemini de gereksiz bir
aşırılığa götürmemelidir insan. Büyük örgütlerin kurulmasından önce,
küçük örgütler oluşurken kişi, çevresinden kendini bütünüyle
soyutlamayacaktır; kişisel sorunlarını çözerken başkalarından da bir
bakıma yararlanacaktır. Yani, bazı insanlarla genel ilişkiler kuracak
onlarla birleşecektir. Ne var ki bu birleşme büyük örgütlerden farklı
bir biçimde olacaktır. Böylece küçük bir çekirdeğin aşağıdaki ayırıcı
özellikleri belirecektir:
1- Birleşenlerin sayısı az olacaktır.
2- Bu topluluk, genişlemeyi amaç edinmeyecektir. (Kendiliğinden bir
artma olursa, bu artış da engellenmeyecektir.)
3- Kişiler bu birliğe zaaflarını ve güçlerini koyarak gireceklerdir.
(Zaaf konusunda aşırılığa kapılmamak gerekir)
4- Kişiler, en küçük ayrıntılara kadar anlaşabilecek insanlar
olmalıdır. (Yani, büyük karakter farklılıkları göstermeyen ve yakın
bir ilişki kurabilecek kadar birbirini seven ve birbirine güvenen
kişiler bir araya gelmelidir.)
5- O güne kadarki gelişmeleriyle nitelikleri bakımından birbirlerine
yakın olan insanlar böyle bir eyleme girmelidir. ( Büyük örgütlerde
zorunlu bir sınıflama olacağından bu şart yalnız küçük birliklerin
özelliğidir.)
Bu özellikler, küçük topluluğumuzdaki ilişkilerin sıkı ve karmaşık
bir biçimde oluşacağını göstermektedir. Burada kişi kendini ve
topluluğu aynı anda geliştirecektir. Birlikte gelişmeyi sağlamak için
her toplulukta ve eylemde gerekli gördüğüm şartları şöyle
özetleyebilirim:
1- Her birey, bütün toplu çalışmalara aynı oranda katılmalıdır.
2- Bireyler, birbirinin iyi niyeti ve gücünden kuşku duymamalıdır.
3- Her birey kendi ilerlemesi kadar karşısındakinin gelişmesinden de
sorumlu olmalıdır. (Yani, zincirleme bir sorumluluk ilkesi
benimsenmelidir.)
Bu topluluğun gelişmesinde en önemli etkenlerden biri -belki de en
önemlisi- bireyin, toplu eylem dışındaki yaşantısını nasıl
düzenleyeceğidir. Bu yaşantıyı da ikiye ayırabiliriz:
1- Bireyin, temel ülküsü dışındaki yaşantısı.
2- Toplu çalışmalar için gerekli oluşumu kazanmak amacıyla
sürdüreceği yaşantı.
1) Temel ülkü dışında, yani ekmek kavgası için tutulacak yol:
Ekmeğini kazanırken bireyin yapacağı işler, onu bazı ilişkiler kurmak
zorunda bırakacaktır. Bu ilişkilerde, işinin dışında devam edecek
herhangi bir eylemden kaçınmalıdır birey. İş arkadaşlarıyla gerçek
bir dostluk kurmaktan kesinlikle sakınmalıdır. Yalnız, bunu yaparken,
çevreyle ilişkilerini aksatmayacak; bu geçici arkadaşlarında,
kendisine karşı dargınlık, kuşku ve kızgınlık yaratmamaya
çalışacaktır. Çevresindeki kişilerin düşmanlığını kazanmadan ölçülü
bir yakınlık kurmalıdır onlarla.
Birey, en basit ihtiyaçlarını gidermede elbette bağımsızdır, fakat,
aşırı tutkuların -kumar, içki ve fazla eğlence gibi- bir yana
bırakılması ve bunların bir alışkanlık olmaktan çıkarılması
gereklidir. Bu çeşit tutkular, özellikle umutsuz günlerde bireyin
yakasını bırakmaz, umutlu günlerde kurtulmalıdır birey onlardan.
2) Toplu çalışmalar için tek başına yapılacak çalışmalar:
Bireyin tek başına kaldığı zaman kendisini oluşturmak için yapacağı
çalışmalar, ne yapmalı sorununun önemli bir bölümüdür. Kendi değerini
eksiksiz bilen ve her an bu değeri, yeni şartların ışığında
eleştirebilen bir kişi ne yapmalı, ne yapmalı diye bocalamaz. Düzenli
bir çalışma düzeyine girebilmek için üç temel sorunu çözümlemek
gerekir:
a) Kendini iyi tanımak
İnsan en çok kendisiyle ilgilenir, ama bu ilgi bir yönteme dayanmaz
ve kendini tanıma sorunu bilimsel bir yolla çözümlenmezse sonsuz
bunalımlar karanlığına düşer birey. Değerini tam bilmeyen kişi,
gereksiz yakınmalarla gün geçtikçe daha da bozulur ve çürüyüp gider.
Kişisel değeri büyütmek de küçültmek de aynı derecede zararlıdır.
Yola çıkmadan önce altından kalkamayacakları bir yükün altına
girenler daha işin başında ezilip kaybolurlar; gerçek değerinin çok
azını ortaya koyanlar da kısa zamanda tembelleşip bir işe yaramazlar.
Kendini tanıma sorununun çözümünde, Descartes'in bilime uyguladığı
kuşkuculuğu kullanabiliriz. Bütün değerlerimizi önce yok sayarak işe
başlamalıyız. Kişisel değer saydığımız şeylerin, toplumun baskısıyla
edinilmiş sahte nitelikler olabileceğini de hiçbir zaman akıldan
çıkarmamalıyız. Örneğin, soyut ahlak kavramlarını ele alalım. Namus,
iyilik, iş ahlakı gibi her toplumun temel dayanakları sayılan
kavramlar vardır. Bu kavramların her toplum için aynı olduğu ve
bunlarla ilgili kurallara her toplumda uyulması gerektiği
belirtilmiştir bizlere. Biz, ancak kendi özlediğimiz toplumda
uymalıyız bu kurallara. Onlar ise, şartlar ne olursa olsun toplumu
ayakta tutmak için bizi soyut kavramlarla uyutmaya çalışırlar. Ben,
sadece namuslu olmakla övünen kişiyi adamdan saymıyorum; toplumu
iyiye, güzele götürmek için kendi gibi namuslu insanlarla birlikte
bir çaba harcamamışsa, çevresindeki uygunsuz gidişe başkaldırmamışsa,
o kişi namussuzdur benim için. Benim de değerlerimin arasına bu çeşit
nitelikler karışmışsa atmalıyım onları; onlarla övünmemeliyim. Bu
nitelikler, amacımı geliştirirken bana zararlı bile olabilir.
Gerekirse bir ülkü uğruna hırsızlık da yapmaz mı insan? Kendi
aramızdaki ilişkilerde ahlaklı olmamalı demek istemiyorum; bize bu
çeşit iftiralar atılmamalı. Fakat onların düzenini korumak için
gerekli olan böyle sahte değerlere de hiç önem vermeyelim.
b) Kendini eleştirmek
Bu deyimle Batılıların "otokritik" dediği soruna eğilmek istiyorum.
Yukarıda söylediklerim bir otokritik sayılabilirse de ben otokritiği
daha çok bir eylem için varsayıyorum. Bir eylemden sonra, o eylemin
birey açısından değerlendirilmesidir otokritik, diyorum. Kendini
eleştirmenin, kendinden yakınma çerçevesinden de çıkması gereklidir
diye düşünüyorum.
c) Dış etkenlerin uyutucu durgunluğuna kapılmamak
Ülkemiz bugün için durgun bir toplum düzeni içindedir ve insanı
toplumsal çalışmalara itecek bir dış etkenin yok olduğu söylenebilir.
Peki ne yapalım o halde? Olayların bizi hazırlıksız yakalamasına
fırsat mı verelim? Yoksa tehlikesiz çalışmalarla o zamana kadar
kendimizi avutalım mı? Bence hemen köklü bir çalışma dönemine
girelim. Ben de bu satırları yazar yazmaz söylediklerimi uygulamaya
girişeceğim hemen. Daha fazla oyalanmayayım. Müsaadenizle.....
Değerli Işık Bey,
verilen hap biraz geniş spektrumlu antibiyotikler gibi geldi. Ancak benim derdim kurtuluştan ziyade, zaman zaman acaip bir kibirle çok da hazzetmediğim örgütlü kurumsal sahtekarlıktan kurtulmak. Bu bir kurtuluş değil neticede. Selim'in yazısında bir umut var sanki. Bende ise değiştirme isteği yok, zannımca bendeki mevcut olanı görmezden gelme isteği. Son yazında (http://selimisik.blogspot.com/2009/01/ayar-veremiyorsan-ayar-et.html) olduğu gibi ben şu ayar edenlere daha yakın gibiyim. kimseyle uğraşmak istememek isteğim belki de. bu kadar psikanaliz yeter. saçmaladığım da...
çaylakadam
İnsanın tabiatı değişkendir. Etrafta olan bitenler yorar insanı, depresif moda sürekler, neden soruların çeşitleri yorar ve bunaltır.Kendi kendine değer vermek en önemlisi. Her şey senin elinde, olayların akışı bile. Yorma kendini, su yolunu bulur.
Yorum Gönder