Jurnal

2 Haziran 2009 Salı

Rüzgarlı Bir Yaz Akşamı Serencamı

Denize doğru inen sokakta, boğaza arkasını vererek yürümeye devam ederken içinin acıması yüzüne doğru esen, koltuk altlarını havalandıran rüzgarı hissetti. Emlakçının paspasında uyuyan kediye bakıp kendine bu kedinin kaygısızlığı mı yoksa çekmede olduğu acı mı diye sordu? Bir yandan bu satırları düşünürken kendine sorduğu soruya cevap veremedi. Canı acıyordu, canını acıtmıştı hem de çok... Yola doğru devam etti ve kayboldu uzun sokağın bittiği yerden sağa dönerken.

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Zor

Ne kadar kolay üzmek ve kırmak, dökmek. Ne kadar zor güzeli inşa etmek, tuğla üzerine yenisini koyabilmek, harç karıp tuğlaları sıklaştırmak sağlam hale getirmek bir duvarı, binayı. Ne kadar zor adam olmak ve adam gibi söylemek...

23 Mart 2009 Pazartesi

Baş Ağrısı, Sadme

Oyun oynamak çok güzel bir şey ama sırf eğlence olmuyor. Hırs, tutku, ihtiras, intikam... hepsi bir arada. Basitleştirilmiş, sıkıştırılmış hayat.
Yarım saat sürmüş sürmemiş bir tavla oyunu da bu nedenle başa ağrılar sancılar veriyor sanırım. Yaşamak zor mu yoksa yorucu mu? c şıkkı hepsi diyip su ve sabuna dokunmamaya devam edelim. Hayatın kendisi değil taklidi bile yetiyor muntazaman. Oyunda aklına esenleri yapmak bir de serbest olsa neler olurdu bir ben bir Allah, bir de o biliyor.

3 Şubat 2009 Salı

Kurmaca

Her akşam yeni bir senaryo kuruyorum kafamda. Seninle karşılaşıyoruz suratına bakmıyorum sen merhaba deyip hamle edince bana doğru öpüşmek için ve ben başkaları yanımızdayken hafifçe kafamı sallıyorum aşağıdan yukarıya selamlaşır gibi ancak yüzüne bakmıyorum. Merak ediyor yanımdakiler ne oluyor gibilerinden sen şaşırıyorsun ancak her zamanki gururunla çaktırmıyorsun. Oturuyoruz, ne oluyor gibilerinden laf atıyorsun ve ben sana : "..." -> işte burası muğlak, senaryonun bu diyalogu eksik neyi seçersem seçeyim tam ifade edemiyorum içimden geçenleri. Bazan içimden geçenleri anlamam zor ama nefret değil bu, kızgınlık fakat hırstan dolayı kızgınlık başarısızlık kızgınlığı gibi. Tonla cümle kurdum, "senden nefret bile etmiyorum" kabilinden bir kayıtsızlık tavrına karşılık kin kusan, kızgınlığını anlatmaya çalışan tonla kelime arasından beğenemiyorum bir türlü. O kadar doluyum ki olmuyor işte. Ama kelimelerimi seni incitmemek için dikkatlice seçmeyeceğim bu sefer, belki dikkatini çekmek için ağır konuşacağım ama bunu ne kadar takacaksın ki? Derdim bu işte, kaale bile alınmamak görmezden gelinmek, yokmuş gibi davranılmak en ağırı bu işte. Bunu yapmak istiyorum sana ama sen o garabet gururun yüzünden üzülsen bile çaktırmayacaksın karşındakine. O kadar doldum ki bu karşılaşma senaryolarıyla, düşünmemek için ne varsa yapıyorum, meşguliyet hali.

İntikam değil istediğim tek istediğim ne hissettiğimi hissetmen, beni gerçek anlamıyla anlaman. O acıları çekmen belki de. Ama bunların hiçbiri olmayacak. Onu da biliyorum o nedenle buraya yazıyorum, okumayacağını, okusan da üzerine alınmayacağını, üzerine alınsan da unutup gideceğini biliyorum. O günü iple çekiyorum, seni gördüğümde içimde uyanan hissin kayıtsızlıktan ne bir eksik ne de fazla olacağı o anı.

30 Ocak 2009 Cuma

Çaylak Saçmalamaları - Serbest Uçuş no.1

Elinde herhangi bir şey olmaması değil bu tamamen yapmaya değer bir şey görememe durumu zannımca. "değer görme" de doğru olmadı ama silmek de istemedim ne yalan söyleyeyim. Garabet bir isteksizlik bu sonuçta. "To do" listen "overdue" "item"larda dolarken sen burada oturur bu "mood"un geçmesini beklerken mesain biter. Blog alemlerinde gezinir lan bu şirkete de raporlanıyo wireless da yok etrafta ne halt yiyeceğiz kabilinden kaygı da nihayetinde eşlik eder bu sıkıntıya ama oyun oynanmaz şimdi açık ofiste yemez o. Ne yapmak lazım ki? Word açılır böyle saçmalanır işte. Çalışıyor zannetsinler işte. Yazarsın da yazarsın saçmalamanın doruklarında, bir saat sonra kendin okuduğunda bile ne demişim ben yahu dedirten cümleler...
Teşhis
Bu durumu salt depresif eğilimlere bağlamak da mümkün, ne desen boş kalıyor neticede. Ama bunun ötesinde bir şeyler var. Salt buna bağlayamam kendi adıma. Aman efendim çalışmak lazım, iş ahlakı ıvır zıvırı kimse söylemesin kurumsal ortam dediğin nihayetinde 300'de dendiği gibi "this is Sparta!" kontrolün olmadığı yerde ot bitiyor, iş ahlakı kurumsallık zırvaları ise üsttekilerle alttakileri ayırıp alttakileri daha az maaşla daha çok maaş için uydurulan zırvalar. Neden bu zırvalara geldim diye sorulacak olursa sebep şu meramımı anlatmaktır :kontrol eden hesap verme mecburiyetinde olduğunuz birileri yoksa işler tavsar, esas fenası ise yaptığınız işi iplemeyen, ipler görünüp de iplemeyen yönetici sınıf. Diğer yandan çalışmamayı erdem addedip işe gelince oje süren, gazetesini okuyan ve üstüne terfi alan fantastik şahıslar. Ben bunların olmadığını düşünürdüm. Ama varlar ve çoklar daha da fenası sinir bozuyolar. Bunları üst üste koyunca size kalan da böyle blog blog dolaşmak olabiliyor. Bakalım ne zaman blog sitelerine blok koyacaklar. O zaman da oturur yazarım. Sonra akşamları peyst ederim bloga. Hülasa teşhis sevmediğin işi yapma sevdiğin şeyde ısrar et ya da salla birşey yapma birden çok insanın bir araya geldiği organizasyon denilen şey nihayetinde garabet... Sen nasıl hissediyorsan ortam o oluyor ama bu ortam su gibi bir şey de değil daha çok gökteki bir piramit, ya da karanlık bir odaya doluşan insanların fil algısı gibi. Nereden nasıl bakarsan öyle görünüyor. Bunları düşünmek bile yoruyor. Halbuki saat sabah 11 ve zihnin en dinç olduğu zaman en verimli zamanmış.
Tedavi
Tabi tedavi diyebilmek için düzeltilmesi gereken bir şey olması lazım. ki ben bu durumun sağlıklı bir insan davranışı olduğunu ve doğal olduğunu düşünmeye bile başladım. İşten atacaklar bu gidişle. Aylaklık dediğin de böyle kaytarmaya kaymamalı değil mi? İş ahlakı filan sahtekarlık bu neticede. Ama çalışıp da sahtekar olmayan insanın belli bir kademenin altında çalışanlar. Buna emin gibi bir şeyim artık. Misal departmanınızda memursanız yapacağınız şey 3 aşağı 5 yukarı standarttır ve istisnalar kaideyi bozmayacak kadar azdır. Gelir yaparsın, bitmez yetişmesi gerekiyordur mesaiye kalırsın biter eve gidersin... Yukarı çıktıkça bu türden bir düzlük ve sabitlik olmuyor, iletişim ihtiyacı da kademeyle yukarı çıkıyor ve al sana sorunlar, kaprisler, gecenin 11'inde mesaj atan yöneticiler, dert anlattığın adamlar vesaire vesaire... Burada zurnanın zırt dediği yerse bu performans ölçümü denilen hedede kilitleniyor. Alta indikçe neden sonuç ilişkisi daha belirginken üste çıktıkça bu neden sonuç ilişkisi manipüle edilebiliyor -nereye çekersen oraya gider ama bu da bir maharet inanın bana- ve bu matrixte yaptığın kayma seni daha iyi bir yere götürebiliyor ya da kötü ambalajlı iyi bir iş heder olabiliyor. Sonra hadi motive ol bakalım... Amacım yönetici olmak da zor kardeş kabilinden bir tirada girişmek değil bu ülkede herkes ister yönetici olmak çünkü iyidir. Neden derseniz üste çıktıkça gelirinizin üssel olarak artması ve kontrol mekanizmalarındaki genel siktiriboktanlık (bu evrensel bir olgu yemişim Harvard Business Review'ı. Kötü niyetle başa çıkabilen bir sistem olmadıkça siz her ay yazın o dergiye, dövün suları havanda). Bu durum bir de sistemi lehine kullanan insanlarla kevgire döndükçe istisna olmak kurala dönüyor ve her şey yalan oluyor. Aramızdan da adam çıkmıyor. Hülasa there is no spoon kardiş yorulmaya gerek yok durumu idare et. this is a universal rule, you know.
Sonuç
Sonuç şu, mümkünse çalışmayın, çalışıyorsanız minimum sorgulanabileceğiniz bir işinizin olmasına çalışın bu da olmuyorsa pasif çalışma mottonuz olsun. İşe gel, senden isteneni yap ve eve dön. Bu döngüyü kırmayın işyeri dedikoduları ve ilişkileri bazan elinizdeki tek sosyal aktivite olabilir ama yapmayın uzun vadede zararları olacaktır. Herkese eşit uzaklıkta olun seçim yapmayın net duruştan kaçının. İşinizi yapın istenilen gibi yapın ve gidin. Ama yine ben ilk önerime dönüyorum tekrar. Mümkünse çalışmayın...

Çaylak (yeni arkadaş)

28 Ocak 2009 Çarşamba

Yeni Yıl

2007 sonundaki planlarıma baktım da daha doğrusu can sıkıntısıyla cebelleşirken masamda o kadar da iş birikmişken klasörde gezinmede rastladım yazıma... E o kadar performans ölçüyoz kriter yok efendim anahtar performans ölçütü filan feşmekan e bi de self assessment yapalım. Yapalım bakalım!
Yönetici Özeti olaraktan -Executive Summary hesaabı-Gelişme göstermişim ama mutedil bir değişime girdiğimi farkediyorum. Ancak beklenmeyen gelişmeler oluyor istediklerim olmuyor. Büyük düşünür Mick Jagger'ın buyurduğu gibi "you can't always get what you want" ne de olsa. Esasında bunlar da pek mütevazı(gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var!) Acaba 2009'a daha elle tutulur şeyler mi planlasam? Bilemiyorum...

Ne demişim geçen yıl:
iç denetim sertifikası alacağım - Aldım valla
IT denetçisi sertifikası alacağım, (zor hedef) - Yanına yaklaşamadım
daha mutlu olmak - Çetrefil hedefmiş. Ne desem ki buna şimdi? Mutlu muyum? Bilemiyorum. Sanırım değilim.
daha az insanı kırmak - Kıracak kadar çok insanla rastlaşmadım neticede 4 5 insan etrafında dönen bir hayatta bu hedef pek SMART omamış ama hiç kırmayı üzmeyi istemediğim güzelim bir kişiyi kırmak gibi bir garabete imza attım.
daha fazla seyahat - Mecburen yaptık, iş gereği ama güzeldi valla :)
daha fazla zaman hobilerime - Hobi? Hobi özel zevk bırakmadım ki! Facia, afet!
daha fazla konuşacağım - Konuştum kısmen; saçmaladım muntazaman, memnun değilim kendimden. Ne zaman oldum ki...

"olabildiğince mütevazı olmaya çalışıyorum hayal kırıklığı olmasın diye.
2007'nin 30 Aralık'ında (eğer görebilirsem o günü) daha mutlu bir ruh haliyle, ömrümün eksi hanesinin muhasebesini tutmak dileğiyle." demişim bir de üstüne üstlük.

Hayal kırıklığım büyüdü kocaman oldu ama hedeflerden değil, istediğimi alamamaktan (fonda yine aynı şarkı ve sözleri: you can't always get what you want...)

Bu sene tamamen pasif hareket edeceğim. Hedef yok birşey yok allah ne verdiyse artık. Sıkıldım hedeflerden bu hedeflere ulaşmaktan ve hepsinden ne hedef koyarsam koyayım garip gelmesinden. Hedef medef yok bu sene, dilek de yok o da yok bu da yok. Kendi kendime işkencenin gereksizliği düşüncesiyle bu türden ıvır zıvırları sallıyorum, olacak bir şey varsa oluyor işte. Hayal kırıklığı hep olacak bari hayalsiz kırılsın. Belki canım daha az acır. (sonra Mick efendi bi "ama" çeker : "But if you try sometimes you just might find You just might find You get what you need, ah yes) yes canım tabi.

19 Ocak 2009 Pazartesi

Pazar Günü Öğleden Sonra

Mutad iğrençlikteki haftayı müteakiben Cuma gecesi bünyeye alınan bir nebze rakı ve yardakçısı yemek bir nebze de olsa bünyenin hayata olan bağlılığına katkıda bulunuyor. Ancak bu düzenlilik bozulunca elde de bir şey kalmıyor. Her daim bir isteksizlik, bezginlik ve uyku hali vücuda nüfuz ediyor. Hayır neticede hobisi olmayan bir adam değilim, yapacak bir şeyler bulabilirim, oyalanabilirim, suyunu çıkartıp hobimin üzerinde uzmanlaşa -da- bilirim ancak isteksizlik hali söz konusu olunca parmak kaldıracak mecal bile ecelle cebelleşmede.

Evde oturmak garip bir şekilde başağrısına yol açıyor, havasızlıktan mı sıkıntıdan mı bilinmez bir migren hali vuku buluyor. Sokağa atıyor kendini garip bir şekilde genç sanan adam. Dışarıdan ise öyle değil tabii ki duruşundaki ebleklik ağır olarak görülüp beyefendiliğe terfi ettiriliyor neticede birinci tekil şahıstan. Birinci tekil kişilik ise soğuktan titrerken daha soğuk bir coğrafyayı düşünüyor, düşlemekten ziyadesiyle uzak. Neden hep uzakları düşünür ki eldekiyle yetinmek varken? Kurt var duramıyor yerinde desen değil, hep bir kaçış arzusu, kaçış hali; olunmayan yer en güzel yer. Olmayan ülke yerine olunmayan ülke. Bundan enteresan bir fantazi roman çıkar diye düşündü ezan okunurken ikindi vakti. Siyaha özenen gri havada grili siyahlı yolda yürürken, vakit de aynen geceye doğru yol alırken insana verilebilecek en büyük cezayı düşündü. Aklında hep Camus'nun yabancısı vardı. Ama daha da aklında olanı bir türlü hatırlayamadığı Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan bir gezi hatıratıydı. En büyük ceza insana verilebilecek bir anlamsızlık algısı derdi o kitap; Galapagoslara seyahat eden birisi yazmıştı ama ne kitabı ne de yazarını hatırladı; daha net hatırladığı okulun camekanlı orta bahçesine bakan kütüphaneye giden geçit ve o geçitteki yeni kitap rafı... Yaşamak, ama anlamı olmadan, kayıp zamanı dolduran futbolcuların paslaşması, rakip oyuncuların oyunu takmayıp rakibe yalandan atak yapması gibi... Benzettiğinden tek farkı ise bu kayıp zamanın bir türlü dolmaması, hakemin düdüğü bir türlü çalmamasıydı. Seyirciler de umursamazdı ya bu türden zamanları; aynen öyle. Hiçkimse umursamıyordu hadi bitsin ve gidelim. Bitmiyordu ama. ve son derece yeknesak şekilde her şeyin üzerine gelmemesi, hiç bir şeyin olmaması. Cehennem belki de böyleydi. Anlamsızlık deryası, her daim bir buhran hali. Depresif saniyeler, her biri saatlere bedel.

Bunlar aklından geçerken çocukluk arkadaşını gördü bir dönem en iyi arkadaşıydı ama yolları liselerin ayrı düşmesiyle daha az kesişmeye başlamış, o soğuk coğrafya üniversitenin ikametgahı olduğundaysa hepten kopmuştu. Ama bütün olana rağmen nikahına çağrılmamasına feci bozulmuştu. "Delikanlı" el uzatmaya kısa ve hızlıca geçip giderken : "n'aber abi?". Yanıtı beklemeden, sanki acele işi varmış gibi geçip gitti, arkadan bir ses : "iyidir senden?" duydu. Eli havada bırakmıştı umrunda da değildi üç adım geçmeden unuttu gitti patikadan yürümeye devam etti. Günün en önemli olayı buydu muhtemelen. Belli belirsiz bir intikam hissi geçti içinden, intikam soğuk yenen bir yemek lafı çınladı kulağında. Yürümeye devam ederken içinden sunturlu bir küfür salladı, intikam almak istiyordu soğuk coğrafyadan her sefer yenilen acemi güreşçi gibi yeni maç istiyordu rövanş istiyordu ama olmayacaktı bir daha. Bir daha karşılaşsa ne yapacağını düşündü hayallere daldı ama elindeki seçeneklerin hiç birini beğenmedi. Caydı... Önünde yürüdüğü kız belli belirsiz soluna bakar gibi yapıp arkadaki sapık namzetini inceledi eldeki imkanlar dahilinde neme lazım arkadaki pas verdi bana ehe diyerek girişimlerine sözlü olarak devam edebilirdi. Sapığın umru değildi kurbanının tersi istikametine yürüyerek karşıya geçti. Yürürken arabalara baktı, araba kullananları izlemek ilginç olabiliyordu, sabırsızlar, umursamazlar, korna severler, yolda tek başına olduğunu sananlar...

Işıklardan devam edip heykelin yanından sola, oradan berbere... Berber had safhada otomatik ve lâl bir halde talimatları dinledi artık kısa cümleler kurmaya karar vermiş olmalı. Düz hareketlerle ne yaptığını bilir halde işini bitirdi, lüzumsuz hiçbir diyalog ve harekete girmeden programlanmış gibi müşterisini postalayıp önündeki maçlara baktı. Müşteriyse hafif şaşkın ama memnun şekilde parasını ödedi ve soğuk havaya geri döndü. Sahilde oturdu sıkıntıdan patlayarak ne yapacağını bilmez bir halde kahve aldı, tavandan gelen ısıya oturdu. Yanına oturan bayan grubunu dinledi, dinlerken tabi kayıtsız olmalıydı, gazete aldı sepetten evirip çevirdi 3 kez gazeteyi okudu taziye ilanları, devlet ihaleleri, iddaa sonuçları, isviçre 2. ligi... Yanındakilerin muhabbeti sarmadı, mikro magazinel haller. Yakın çevreden kim kimi kiminle durumlarını dinlemek iyiydi ama elbette belli gizli kodlar ve ortak bilinen eskiler var, onları bilmeden anlaşılmaz anlaşılmayınca da sıkardı hemencecik. Bir iki telefon konuşması yapıp kalktı 30küsurlu hanımlar. Kahveyi bitirdi, önünü ilikleyip sahile doğru yöneldi.

Evet, en büyük ceza bir amaç, bir anlam yüklememekti, aynen bu pazar akşamı gibi, rölantisi hayatın en fenası aslında. Koşturmacadan en çok şikayet eden insan bile bundan zevk alıyordu geçici de olsa yapacak birşey, yetişecek bir yer, bekleyen birileri vardı, beklentiydi hayatın lokomotifi belki de. Beklenti-amaç doğru ya da ters birbiriyle bağlantılı, orantılı... Bunlar insanı bir şey yapmaya yöneltiyor aylaklık bile anlamını yitirebiliyordu. Ama amacınız aylaklık bile değilse ne olacaktı? Amaçsızlık, daha geniş anlamıyla anlamsızlık en büyük cezaydı bir insana verilecebilecek. Sandman aklına geldi cennetin hayali olmasaydı cehennemin ne anlamı olurdu cümlesini hatırladı, soğuk esen rüzgardan gözleri yaşarmıştı inadında ısrar etti eve doğru yürümeye devam ederken kendi kendine mutabık kaldı. Evet...